Mah-ı Muharrem | Kerbela’dan Dersler – 10
İmam Hüseyin’in Şehadeti

Hz. Hüseyin emanetleri oğluna teslim ettikten sonra cennet ziyafet hanesine gitmeye kararlı olduğunu göstererek:
-Dostlar dostların düğününe gittiğinde süslenmek gerekir! Dedi.
Sonra çadırına girdi. Meydanın tozundan güzel yüzünü ve mübarek saçlarını temizledi. Elbiselerini yeniledi. Resulullah’ın sarığını çözdü, yeniden bağladı. Şehitler Seyidi Hz. Hamza’nın kalkanını omzuna yerleştirdi. Ali Murtaza’nın Zülfikar kılıcını taktı. Yine Resulullah’ın Zülcenah adındaki şimşek yürüyüşlü atına bindi. Mübarek eline bir kargı aldı. Savaş süslerini böylece tamamladı. Ehl-i Beyt’e:
-Allah’a ısmarladık! Dedikten sonra: “Allah’ın şahit olması yeter” (Nisa 9.ayet) ayetini okudu.
Cenk alanına varınca can alıcı kargısını toprağa sapladı. Üstüne dayandı. Uzun bir şiir okudu ki, beyitler şudur:
Babam, Allah tarafından halk içinden seçilmiş ve arınmış. Annem de öyle ve ben, o iki seçkinin oğluyum. Bir gümüş ki, altından yaratılmış Ben, o iki altının oğlu olan gümüşüm. Fatımatu’z Zehra benim annem; babam da, Resullerin varisi, insin ve cinin imamı. Halk içinde benim ceddim gibi kimin ceddi var? İşte beni şanı göklerde dalgalanan o iki kişinin oğluyum. Altın içinde altın içinde altınım, Gümüş içinde gümüş içinde gümüşüm…
O benim ki, Halis, temiz atamdır peygamberler çerağı, O himmet tepesinin güneşi Arınma bağının da servisi! O benim ki, Vücudumun incisinin madenidir Ali, O ki, hakikat erbabının şahı, evliyanın kandili! O benim ki, Yaradılış nurumun çerağıdır Fatıma Hayâ evinin nuru, saygı evi incisi! Adalet güllüğünün, İsmet bahçelerinin fidanıyım ben… Ey fesatçı kimseler, Nedir bana bu eza, bu kadar cefa? Sitem taşları atıp yaprağımı döktünüz. Gurbette bıraktınız yemişsiz, yapraksız, yalnız beni… Şimdi de beni, Öldürme dileğiyle azgınlık edersiniz? Böyle bir insan nasıl öldürülür? Hangi mezhepte benim katledilmem reva görülür
Hz. Hüseyin bunları söyledikten sonra yine o düşman topluluğuna dedi ki:
-Ey zalim kavim! Ey gaddar topluluk! O yüce Tanrının kahredici kahrından çekinin ki, Firavun’un tayfası Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti. Korkun o Allah’ın, o Cabbar’ın gazabından ki, Lut kavmi asilerinin şehrini darmadağın etti. Nuh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü. Ey zalimler! Eğer kaza divanının Hâkimine, Hazreti Resulün şeriatine inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu anın, bu zulümlerden tövbe edin.
Hz. Hüseyin’in karşısına geçtiler:
-Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezit’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir! Ya kabul edip biat edersin, ya ölüme boyun eğersin! Dediler.
Sonra ok atıcılara şu emri verdiler:
-Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!
Asker de onun üzerine ok yağdırmaya başladılar. Öyle ki, hava ok kanatlarıyla doldu. Oklar İmam Hüseyin’e zarar veremedi. İmam Hüseyin karşılarına dikilip “Er istiyorum” dedi. Karşısına Şam emirlerinden ve dövüşte şöhret kazanmış olan Kartube oğlu Temim çıktı:
-Ey Hüseyin! Tek başına öyle bir askerin karşısına çıkmışsın ki, baban ve atan eski günlerde Nehrevan’da, Sıffın cenginde çoğunu öldürmüştür. Hatıralarından henüz o kin silinmemişken şimdi de çoğunun dost ve evladının öldürülmesi düşmanlığı yenilemiştir! Zaman zaman da daha tazelenmektedir. Böyle bir askerle karşı karşıya gelmek yanlış bir harekettir. Yapılacak iş biat yoluna girmek ve kurtuluşa ermektir.
Hz. Hüseyin:
-Ey Şami! Ben sizinle ilk önce harbe girmiş değilim. Siz fesada sebep oldunuz, evlatlarımı, akrabalarımı öldürdünüz. Şimdi de çokluğunuzla beni korkutup biat etmemi istiyorsunuz. Ey bahtsız! Her ne kadar görünüşte sizin askeriniz çoksa da mana âleminde benim askerimin sonu yoktur!
O anda kılıcını çekti Kahtabe oğlu Temim’i bir vuruşta öldürdü. Bu sırada Zeyd Ebtahi Hz. Hüseyin’ e karşı çıktı. Kendisi dövüşçülüğü ile meşhur idi. İmam’ın karşısında durdu. İmam’a hamle yaptı. İmam Hüseyin bir kılıç darbesi ile onu ikiye böldü. İmam Hüseyin susuzluktan çok ıstırap duyuyordu. Fırat nehrine doğru atını sürdü. Mel’un Şimr bu durumu görünce:
-Şam ve Kufe askerleri! Sakın Hüseyin’ e izin vermeyin. Eğer bir içim su içip kendi susuzluğunu giderir ve atı da su içerse bunun gibi bin asker bile ona karşı duramaz. Bütün çabamız boşa gider!
İmam Hüseyin’in Fırat suyuna ulaşmasına engel oldular. İmam onların üç saf askerini yardı. Fırat’a ulaştı tam suya hamle etti. O sırada:
-Ey Hüseyin! Sen bu suyu içemezsin. Askerler yağma için çadırlara saldırmaya gittiler.
Hz. Hüseyin atını çadırlara doğru sürdü. Çadırlara saldıran askerlerden kırk tanesini öldürdü askerler dağıldı. Kadınlara vasiyet tazeledi. Meydana tekrardan döndü ve şöyle seslendi:
-Ben Resulullah’ın oğluyum. Ben Allah’ın velisi Ali’nin evladıyım! Dedi.
Ömer bin Sad şehzadeyi o kahramanlık içinde görünce askerini birer birer çarpışmaktan alıkoyup:
-Ey bir şeyden haberi olmayanlar! Mustafa’nın yiğitliği, Murtaza’nın kahramanlığı ve Hasan Müçteba’nın heybeti bugün bu kimseye geçmiştir. Eğer bütün kâinat bir kişi halinde görünüp ona karşı durmaya kalkarsa bir hamlesine dayanamaz ve şimdi susuzluk kılıcının yarası, yakınlarından ve evladından ayrı düşmenin acısı ona tesir etmiştir. Bütün asker, hep birlikte ona hücum ediniz!
O melunun bu emriyle bütün asker, hep birlikte, Hz. Hüseyin’in üzerine saldırdılar. Şehzadeyi ortaya aldılar. O şecaat ormanın aslanı, yıldırım saçan kılıcının ışıkları ile kötü adamları idrak gözlerini kamaştırıp her yöne atılıyordu. Onlar da bozulup dağılıyorlardı. Hz. Hüseyin bir kere daha o sapık askerleri darmadağınık ettikten sonra rüzgâr uçuşlu atını Fırat’a eriştirdi. Bir yudum su içip hararetini söndürmek istedi. Ama kadınların ve çocukların susayışlarını hatırladı. Bu istekten vazgeçti. Hz. Hüseyin yetmiş iki yara almıştı. Hızlı koşan atı da kuvvetten de düşmüştü. Hz. Hüseyin yaralarının çokluğundan ve susuzluktan güçsüz düşmüştü. Titremeye başlamıştı. Ömer bin Sad, şehzadenin bu zayıf halini düşünerek öldürülmesini istedi. Hz. Hüseyin o bahtsıza kahredici gözlerle baktı:
-Ey zalim! Bu kötü işe sen mi ayak atıyorsun?
O bahtsız kızdı. Geri döndü. Alçak Şimr, yaya askerlere dedi ki:
-Onun dört yönünü tutun! Ok yağdırın!
Şehzade yine bir ile onların saflarını dağıttı, bir mevzide kalıp durdu.
Söylenmiştir ki, o bahtsızlardan bazıları Hz. Hüseyin’i öldürmek isterlerken kimisi de Ehl-i Bey’i yağmalayamaya gittiler. Hz. Hüseyin bu hali görünce:
-Ey Ebu Süfyan oğulları! Diyelim ki, sizde imanın eseri yoktur. Cibilliyetinizin eseri olan cehaletinizin namus kaidelerini terk ederek kadınlara saldırmak doğru mu? Eğer niyetiniz beni öldürmekse işte ben karşınızdayım.
Bu sözü duyan düşmanlar saldırmaktan geri çekildiler.
Hz. Hüseyin’in bu kadar zayıf düştüğü halde yalın kılıcından herkes çekinerek kimse onu öldürmeye ayak atamıyordu. En sonunda uzaktan ok yağmuru saldılar. Hz. Hüseyin atın ok yağmuruna uğramamasını istiyordu. Çünkü bu hayvan Mustafa ve Murtaza’nın yadigârı idi. Atını serbest bıraktı. O bahtsızlar İmam Hüseyin’i yaya görünce kahraman kesilip onu öldürmek için hücuma geçtiler. Savaş sırasında bahtsız bir alçak İmam Hüseyin’in mübarek alnına bir ok attı. Onu yaraladı. İmam Hüseyin’in yüzüne kanlar akıyordu. Mübarek elini mübarek yanaklarına sürdü.
-İnşallah bu renkle atam Mustafa’nın hizmetine erişmek şerefine nail olurum!
O halle kıbleye yüzünü döndürdü. Rabbine yakınlık dergâhına yüzünü çevirdi. Şehit olmayı bekledi. Artık hayatın yanan mumuna ecelin sabahı ıstırap vermişti. Varlık mülküne yokluk seli değişiklik sarmıştı. Ömrü güllüğüne fırtınalar hazanı getirmişti. Zamanın eli ümit bağlantılarına kuvvetli elini atmıştı.
Düşmanlar Hz. Hüseyin’in kendisinden geçmiş bir halde olduğunu görünce münafıklar birer ikişer onu öldürmek için karşısına geldiler. Fakat mübarek kanlı yanaklarını görünce utanıp onu şehit etmeyi geri bıraktılar.
En sonunda alçak Şimr askerin o hazreti şehit etmekte geciktiklerini görünce haykırarak:
-Ey hamiyetsizler! Bu ne işi geciktirmedir! Diye bağırdı.
Saadetsizlerden Der’a bin Süreyk hemen geldi. Hazreti İmam Hüseyin’in mübarek kolunu yaraladı. Sonra Enes oğlu Sinan melunu onun mübarek omzuna bir ok vurdu. Dünya şehzadesi o iki yaradan sonra kendisini kaybetti. Yere düştü.
O melunlar içinde bazıları İmam Hüseyin’i şehit etmek için öne geçtiler. İçlerine bir korku geldi. Böylece her yönden kılıçlar çekilip Yezit’in nimetlerine ve iltifatına kavuşmak ümidiyle o alçak emre uyuluyordu. Ama kimseye bu alçaklık müyesser olmadı. Yalnız iki kişiye erişti. Birisi Enes oğlu Sinan, birisi Şimr Zilcevşen. Bahtsız Sinan o emri yerine getirmeye başlamak istedi. Alçak Şimr öne atıldı.
Şimr İmam Hüseyin’in mübarek boğazını kesti. Varlık âleminin İmamı artık şehit düşmüştü. Gökte ve yerde tüm canlılar gözyaşlarına boğuldu. Yer ile gök arası ağıtlarla, ağlaşmayla doldu.
Duasını son edip kalbinden çekti bir ah Dedi Eşhedu en la ilahe illallah Ne el tutar ne cüret eder yazmak için kalem Nasıl şehadetini açıklasın yazmaya elim Şehadet emri Hüseynin ömrünü tamam etti Gökler kara giyinip yerler zelzele etti Göklerden kan akıp havada saba rüzgârı esti Cebrail’i emin eline tacını alıp ağlar idi Söndü Hamse’i Ali Aba’nın lambası ya Hüseyin Kerbela kan ile doldu ya Hüseyin ya Hüseyin Hayâsız Şimr dostların evini barkını yıktı Her iki dünyanın sultanı kan ağladı ya Hüseyin Sakine düşman elinde zelil ve perişan saldı Ali evlatları esir oldu ya Hüseyin ya Hüseyin Dokuz imamın babasını kan ile boyadılar Allah’ın gökleri yıkıldı ya Hüseyin ya Hüseyin Peygamber oğlunun başını susuz kestiler Kadınları hayırlısı Fatıma karalar giyindi ya Hüseyin