Mah-ı Muharrem | Kerbela’dan Dersler – 10
Hüseyin oğlu Ali Ekber’in Şehadeti

Hz. Hüseyin, o Beka ülkesinin efendisi, vefanın gizli perdesinin mahremi, evladının ölümünü görmemek için silahlandı, meydana doğru yürüdü. Oğlu Ali Ekber o anda güneş gibi parlayan yanağını Hz. Hüseyin’in arşa değen feryat ve figanla onu bu hareketten men etmek istedilerse de fayda vermedi. Hz. Hüseyin onun ısrarından üzüntü duydu. Kendi mübarek eliyle savaş aletleri hazırladı. Hz. Ali’den yadigâr kalan Hz. Âdem’in kemerini onun beline bağladı. Hz. Abbas’ın da atına bindirdi. Yüksek himmetini Beka ülkesinin kılavuzu kıldı ve oğlunu meydana saldı.
Hz. Ali Ekber, o zaman on sekiz yaşlarındaydı. Misk kokan sümbül saçları yanağının güllüğüne gölge salmaktaydı. Yüzünün çevresindeki lale bahçesi taze menekşelerle süslenmişti. Çok iyi biliyordu ki, Resulullah’a ondan daha çok benzeyen bir kimse anasından doğmamıştı. Ondan daha güzeli yokluktan varlık âlemine gelmemişti. Ehl-i Beyt’e ne zaman Resulullah’ın sözlerini anmak arzusu üstün gelse, Ali Ekber’in şeker saçan al dudaklarını konuştururlardı. Ne zaman kâinatın Efendisini özleseler, gözlerine Ali Ekber’in yüzünden nur serpiştirirlerdi.
İşte bu gençlik güneşinin fidanı izin alıp servi boyu ile salına salına erlik meydanına çıktı. Hızlı yürüyen atının ayağının verdiği zevkten yer ve göğe sevinç titreşimleri yayıldı.
Ali Ekber, dört tarafı dolaşıp atıyla oyunlar gösterdi. Bu gösteriden sonra adını ve şanını bildirdi. Bir nara savurarak dedi ki:
-Allah’a ibadet fidanının çiçeği benim. Ali Murtaza oğlu Hüseyin’in ciğer köşesi benim işte
Benim, iki dünya şehzadesi, ben, Ki sıfatlarıma akıl hayrandır. Makamın kadrini anlatabilmek, İmkân sınırının dışında kalır. Doğuş çerağının nurlar vereni, İki dünya ayı Şah-ı Merdan’dır. Yüce atam benim Muhammed Mürsel, Varlığımın aslı Ali Ümrandır.
Sa’d oğlu Ömer, onun yüzünün parlaklığını görünce gerçekten şehzadenin kimliğini anladı. Kendi işlediği suçtan utanç duydu. Hasret ahları çekti. Yolunu sapıtan askerlerine:
-Ey Kavim! Bu yiğit, Ali oğlu Hüseyin’in büyük evladıdır. Şekil ve şemailde tıpkı Hz. Resul’e benzer.
Sonra bir zaman şaşkın kaldı. Hiç kimsenin meydana çıkmasına ve büyük acılar yaratmasına izin vermedi. Çünkü biliyordu ki, zaman geçtikçe askerin hücumuna ihtiyaç yoktu. Bu nevcivanın ölümüne, susuzluğun kılıcı, yakıcı güneş ışıklarının okları, öd patlatan ve ciğer delen mızraklar yetecekti.
Şehzade Ali Ekber durmakla sıcaklığın kılıcının keskinleşmekte olduğunu görünce kendisini düşman askerinin ortasına attı ve savaşa başladı. Yalın kılıcının suyunu mümkün olduğu kadar düşmanın kan dolaştıran damarlarının yollarına yürüttü. Fakat bu yiğitliği gösterirken şevk ile cenk ederek güneşin sıcaklığından zırhının halkaları şiddetle ısındı ve naz ile büyüyen vücudunda yaralar açıldı. Savaş aletleri, mübarek omzunu incitti.
İnce gömlekten bile incinen nazik beden, Savaş yerinde nasıl demirden zırhı çeksin? İhsan, şefkat nimeti ile beslenen nazlı, Nasıl çeksin o zalim kimselerden zulüm, kin?
Şehzade Ali Ekber, cengin dalgalarından kenara çıkıp sevgili babasının yanına geldi:
-Babacığım! Susuzluk beni öldürdü. Demirlerin ağırlığı altında eziliyorum. Eğer bir damla su ile hararetimi giderseydim düşman askerini faniliğin tufanında boğardım! Diye feryada başladı.
Hz. Hüseyin, mübarek eliyle oğlunun yüzünden savaş meydanının tozlarını sildi, temizledi. Hz. Resulullah’ın yüzük taşını onun dudaklarına sürdü. Oğlunun hararetini biraz olsun söndürdü. Ali Ekber, sonra yine meydana yürüdü.
Sad oğlu Ömer, Tarık bin Şiys’ e meydana çıkıp Ali Ekber ile savaşması karşılığında Musul ilini nimet olarak vereceğini söyledi. Tarık bin Şiys meydana çıktı. Hz. Ali Ekber’e bir mızrak savurdu. Hz. Ali Ekber mızrağı savuşturdu. Bir kılıç darbesi ile Tarık bin Şiys’ i öldürdü. Ondan sonra Tarık oğlu Ömer meydana geldi. O da şehzadenin elinden ölümün şerbetini içti.
Ondan sonra da Galip oğlu Mısr ortaya çıktı. Şehzadeye karşı durdu. Ali Ekber, Hz. Mustafa’nın yiğitliğini ve Hz. Ali’nin celâletini göstererek keskin kılıcı ile kalem gibi okunu kullandı. Ömer’in başına doğru attığı ok başını ikiye ayırdı. Düşman askeri o el vuruşunu görünce hazan yaprağı gibi titrediler. Ali Ekber’le savaş yapmaktan korktular. Sa’d oğlu Ömer bu hali görünce Tufeyl oğlu Muhkemi iki bin dövüşçü ile şehzadeye karşı savaşa gönderdi. Şehzade korkmadı. O iki bin namerdi dağıttı. Yeniden Hz. Hüseyin’in yanına geldi:
-Ey baba, susadım, susadım! Dedi.
Hz. Hüseyin nemli gözlerinden kanlı yaşlar akıtarak:
-Ey ciğer köşem! Sabret! Senin için Kevser suyu hazırlanmaktadır.
Şehzade bu müjde ile yine meydana döndü. Düşman askeri ona hücum etti. Sağını ve solunu aldı. Güzel vücudunun dalı gonca gül açar gibi oklarla doldu. Düşmanlar, mübarek vücuduna kalkanda açılan yaralar gibi yaralar açtılar. En sonunda İbni Nümeyr melunun, ya da bir diğer rivayete göre de Merve Abdi oğlu Mehe’nin açtığı yara ile atından düştü:
-Babacığım, beni bul! Diye bir nara savurdu.
Hz. Hüseyin o mazlumu beklemekte iken o narayı işitince kendisini tutamadı. Meydana atıldı. O cennete yol alan serviyi topraktan kaldırdı. Çadırına götürdü. Yanağını yanağına sürdü:
-Ey gönül bağladığım oğul! Ey dertli gönlümü dinlendiren! Bir söz söyle, konuş! Dedi.
Şehzade o an gözlerini açabildi. Sevgili babasını, şaşkın anacığını, gamlı kardeşlerini başucunda gördü:
-Ey baba! Gökyüzünün kapılarının açıldığını gördüm. Selsebilin şerbetinden bardaklar doldurulmuş.
Şehzade gözlerini açıp Kerbela sultanının mübarek yanağını görünce:
-Ey sevgili babacığım! Şimdi görüyordum ki, Hz. Resul iki elinde iki kadeh tutmuştu. Birini bana vermek istedi. Ben:
-Ey atacağım! İkisini de bana lütfet, çok susadım! Dedim.
O da bana:
-Ey Ali! Bu kadehlerin biri senindir. Bunu al, iç, ötekisine tamah etme! O Hüseyin için hazırlanmıştır. Şimdi gelip içecektir! Dedi.
Ali Ekber bu sözleri söyleyerek canını cananına teslim etti.
Ali Ekber gözünü açınca hasret ile çekti ah Dedi ki Eşhedü en la ilahe illallah Şehadete varıp cenneti âlâya uçtu Ali evlatları onun derdiyle kendinden geçti Hüseyin kanlı başını alıp koydu dizine Yağmur gibi yaş inip doldu iki gözüne Hangi insan bu kanlı olayı duyup ağlamaz Ekber’in derdiyle kendi kalbini dağlamaz Kumru ağladı bu musibete gece gündüz çekti ah Ah kederli Ali Ekber dertli Ali Ekber vah
O zaman kadınlar çığlıklara başladılar. Matemlerini yenilediler. Hz. Hüseyin onlara teselli verip dedi ki:
-Ey Peygamberin Ehl-i Beyti! Ey İmamet güllüğünün rüzgârları! Gökyüzünün belası inince eseri bütün kâinata yayılır. Kâfir ve Müslümanların hepsi bu mihnetin içine girerler. Ama müminin kâfirden üstün olduğunu gösteren ölçü şudur ki, mümin belaya sabreder, kâfirse ondan feryat ve şikâyet eder. Nitekim nimette de kâfir günah işler. Mümin ise vera sahibi olur, Cenabı Hak’tan korkup günahtan kaçınır. Şüphe yok ki, mümin belaya sabır ve şükür gösterir. Bu suretle manevi mertebesi yükselir. Kâfir ise sızlanıp şikâyet etmekle kahra uğrar. Ey iffet perdesi ile örtülü kadınlar! Sabredin, tahammül gösterin. Sabır ve tahammülün sonu ahirette cennet bahçeleri, dünyada kıyamete kadar izzet ve tazimdir. Sakın benden sonra yakalarınızı yırtıp saçlarınızı yolmayınız. Bu, düşmanların sevincini arttırır. Fakat gözyaşı dökmeden sizi alıkoymam. Çünkü mazlumun gözünden akan su rahmet bahçesini sular. Dertli garibin gözyaşı amel tozlarını giderir.
Ali Asgar ’ın Şehadeti

Hz. Hüseyin bunları söyledi, kadınlardan feryat figan koptu. Hz. Hüseyin’in kundakta küçük bir oğlu vardı. Adı Ali Asgar idi. Susuzluktan ölümün pençesine yakalanacak dereceye gelmişti. İmam Hüseyin bu küçük yavrucağını kucağına alıp düşman askerinin karşısına dikildi:
-Ey zalimler! Diyelim ki, ben günahkârım. Fakat şu günahsız çocuğa niçin bir damla su vermezsiniz?
Fakat o taş yüreklilerden bir akarsuyun çıkmasının yolu yoktu. Hz. Hüseyin’e şu cevabı verdiler:
-Ey Hüseyin! Ubeydullah bin Ziyad’ın kesin buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır. Bu değişmez. Ve biat etmeyince, ne sana, ne evladına su içmek nasip olmayacaktır.
Hz. İmam ümitsizlendi. Geri dönmek üzere iken Huzeyme-i Kâhili bir ciğer paralayıcı ok attı. Hz. Hüseyin’in kucağındaki Ali Asgar’ a rastladı. Ok, masum çocuğun o mübarek boğazından geçti. Hz. Hüseyin mübarek koluna saplandı. O da oku çekip çıkardı. Çocuğun boğazından çeşmeler boşanır gibi kan boşandı. O kanları temizledi. Annesine götürüp:
-Ey biçare! Oğlun şehadet şerbetini içti.
Böylece onun şehit olması ile yetmiş iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta olan Zeynel Abidin’ den başka sağlar arasında Hz. Hüseyin’ e yardımcı kimse kalmamıştı. Hz. Hüseyin kendi yalnızlığını görünce ciğerler yakan bir:
-Ah çekip şu anlamda bir şiir okudu:
Ne yazık, şu zaman evinde bir yar kalmadı, Ne gam yoldaşı, ne dost, bir vefadar kalmadı. Bela tuzağından ancak vefa ehli kurtuldu, Benden başka inleyen, bir ağlayan kalmadı. Sana feda olayım ey sevgili anam oğlu Uygun olmaz su diye yansın bu imam oğlu Dil bilmez ki ağzını açıp da söz söylesin Daha çocuktur konuşup da su diyemez neylesin Her şeye güçlüsün bilirim imam Ya sen buna su bul ya da al canını tamam
Rivayet edilmiştir ki, Zeynel Abidin, babası yalnız kaldığını görünce kendine dikkat ederek yatağından dışarı çıktı, çok zayıftı, titriyordu. Kendisine savaş silahı hazırlıyordu. Tam meydana yürüyecekti ki, Hz. İmam Hüseyin:
-Ey gözümün nuru! Şimdi sana şehitlik izni yoktur. Çünkü seyitlik silsilesi sana bağlıdır. Mustafa’nın ve Murtaza’nın soyunun bekası senin sağ kalmana bağlıdır! Dedi.
Bundan sonra Hz. Hüseyin, Zeynel Abidin’i önüne aldı. Ona dede ve atalarından yadigâr kalan emanetleri teslim etti. Bunlar, Kelamullah, Fatıma’nın Mushaf’ı, Cifr-i Ebyaz, Cifr-i Cami, Kıyamet ilmi ve baki ilimlerdi ki, bunları İmamlardan başkasının zaptı mümkün değildir. Bunları onlara teslim edip onu da Hakk’a teslim ve emanet etti.