Mah-ı Muharrem | Kerbela’dan Dersler – 10

 Şöyle anlatılır ki Aşura gününün evvelinde
 Ağıt dosyasını açarlar bu şekilde
  
 Kerbela sabahında kan gibi güneş doğdu
 Dünyayı baştan baş başa nura boğdu
  
 Saf saf dizildi dostlar o çölde
 Kâfir düşman savaşa hazır o çölde
  
 Düşman askerlerine verildi emir zalimden
 Takmışlar bellerine birer hançeri kinden
  
 Önünde birçok kâfir ok atıyorlar
 Kerbela çölünde yerinden kalkıyorlar
  
 O dini yoklar hazırlıklarını tamamladılar
 Yağmur gibi yağdırdılar Ehl-i Beyt’e oklar 

Mesih gibi dünya gelini ay, Kerbela şehidine bela oku olmasın diye güneşin eteğini tutup onun doğmasına engel oluyordu. Ve seher Feleği, yalancı sabahın soğuk nefesinden Kerbela şahının hayatının mumu sönmesin diye kapılarını kapatmıştı. Fakat yine şehadet yüceliği nasibi,  zamanın hızlılığını arttırmış, gök kubbeden:

-Ya Halilallah, edrikni! (Ey Allah’ın sevgilisi, beni bul) diye bir ses geldi.

Bu sesten Ümmü Gülsüm üzülerek aceleyle Hz. İmam’ın çadırına koştu:

-Ey sevgili kardeşim! Bu sesin ne dediğini anladın mı? Diye sordu.

Hz. Hüseyin:

-Evet! Anladım dedi. Şimdi Hz. Resul’ü rüyamda gördüm. O Hazret bana şehadet müjdesi verdi. Ve:

-Ey Hüseyin! Diye buyurdu. Yeryüzü, gökyüzü ve yüce topluluk olan melekler zümresi, Enbiyanın kutsal ruhları ile birlikte senin mübarek ruhunu karşılamak için bekliyorlar. Bu gece huzurumuzda iftar etmek için gelmeye çalış! Dedi. Yanında da bir huri gördüm. Elinde bir şişe vardı:

-Ya Resulullah! Bu melek nedir? Ve elindeki bu şişe ne? Diye sordum. O da:

-Ey Hüseyin! Diye buyurdu. Bu melek bir vazifeli huridir. Zalimler senin kanını dökünce bu şişenin içine doldurup gök kubbeye iletecektir! Dedi.

Ümmü Gülsüm bu hali öğrenince ağlamaya başladı. Hz. Hüseyin:

-Ey Mazlum kadın! Dedi. Evimin halkını hazırla. İşte artık ayrılık zamanıdır!

 Elveda ey dostlarım, yolculuk vakti geldi,
 Ruh kuşum, uçuşunun Arş’ına kanat gerdi.
  
 Ben Mısır’ın Yusuf’uyum, vücut hapsi çekemem,
 Zamanın zindanından gözlerimi çektim hem.
  
 Nasıl kaçınayım ben Beka yolundan bir an,
 Seher izi belirdi ömrümün akşamından.
  
  
 Kavuşma şevkimde Evliya Şahı üzgün,
 Hayrü’l-Beşer dedemse, beni bekliyor bugün. 

Böylece o temizlik hareminin kadınları, o velilik bahçesinin güzel çiçekleri bir yere geldiler. Hz. İmam onları ayrı ayrı bağrına bastı, onlara veda etti.

-Ey mazlumlar! Acaba bu gurbet çölünde, bu zalimler içinde haliniz ne olacak? Akıbetiniz neye varacaktır? Dedi.

 Eyvah, eyvah uğradı zamanın yollarının
 Zalim girdaplarına yüzünüzün çerağı!
 Temizliğin, ismetin ey güzel incileri siz,
 Zillet topraklarında ne olacak haliniz? 

Bir yandan da Şehribanu, tahammülü kalmayarak yakasını yırtıp şöyle diyordu:

-Ey çaresizlerle yüreği kırıkların gamın kendine gam eden kimse! Bu şehzadeleri öksüz olarak kime bırakıp gidiyorsun? Bu emanetleri kime teslim ediyorsun?

 Ya Rabbi, kimse benim gibi mahzun olmasın,
 Hali başkalaşmasın zamanın olayından
 Bir yanda acı gurbet, bir yanda dost hicranı
 Kalp nasıl inlemesin, göz nasıl dolmasın kan?
   

Öte yandan da Ümmü Gülsüm, gül rengindeki yanakların sıkıntılı parmaklarıyla parçalayıp feryada başlamıştı:

-Ey risalet hanedanının çırası! Diyordu. Ve ey İmamet hareminin ışığı! Ali Murtaza Cennet bahçesinin yolcusu olduğu zaman ayrılığın ateşini söndüren Hasan-ı Müçteba idi. O hazret de göçünce senin âtifetli gölgen bize rıza sığmağı oldu. Acaba senden sonra en yakınımız kim olacaktır?  Ve hatırımız kiminle teselli bulacaktır?

 Bu musibet bana kolaydır ölüm uykusundan,
 Çünkü şu dönen devran, canı tenden ayırır.

 Bu musibet, bir düşünsen, ondan ağır değil mi?
 Çünkü beni senden ayırır, seni benden ayırır. 

Sonra kimi ağlayarak gözyaşı döküyor, hıçkırıyor, kimi de böyle inliyordu:

 Yazık ki zalim devran en sonda mülkünü harap eyler,
 Haksız düşüncelerle en kötü işler yapar.
 
 Hicran karanlığıyla karartır âlemleri,
 Zulüm bulutları güneşin yüzünü kapar. 

Onlar bu musibette iken sabahın izleri belirdi. Hazreti Hüseyin, çadırında güneş doğar gibi çıktı. Sahraya doğru ilerledi ve ibadet etti. İbadetini tamamlamadan günahkâr sarhoşlardan coşkun sesler, naralar Feleğin kubbesine çıktı. Yeni türediler ormanlığının hayvanlarından gelen kaba sesler gök kubbenin kulağında yankılanıp gidip geldi.  Savaş borularının feryadı ve büyük davulların sesleri arasında dövüşçüler cenk salalarını vurdu. Zalimler, Kerbela alanında sancaklar yürüttüler. Doğru yoldan sapan askerler, akın akın atlı ve yaya cenk meydanına yüz tuttu. Kapkara tozlardan yerin aynası kirlendi. Alçak Ömer ibni Sa’d, askerini saf haline getirdi. Sağlık vermeyen sağ kanadı Ömer bin Haccac’a teslim etti. Şemir Zülcevşen’ i de sol kanada verdi. Kendisi de askerin ortasında, merkezde kaldı. Vücudun ortasındaki kara bir kalp gibi durdu.

 O ne bedbaht kimse ki, şakiliğe başvurdu,
 Kendine dünya için kötü bir ad koydurdu.
 O ne talihsizdir ki şeytanın mağlubu olup
 İnsanı ifsat etmekte melekten utandırdı. 

Öte yandan savaş meydanının can ısmarlayanları şehitlik alanının vefalı kimseleri bu coşkunluklardan uyandılar. Öyle ki, Bela meclisinde o seslerden zevk duydular. Mestane naralar atıp yiğitçe çıkışlarla birbirlerine güzel lakaplar takarak o Felekler Sultanının yanına geldiler. Meydana çıkma izni aldılar. Tesbih ve tehlile başladılar, cenk alanına yüz tuttular. Hz. İmam da düşman askerinin çokluğundan korkmadı. Dostlarının azlığından ürkmedi. Mübarek başını Resulullah’ın sarığı ile süsledi. Vücuduna Peygamberin zırhını geçirdi. Yine Peygamber’in Zülcenah adındaki atına bindi, ondan yadigâr zafer kılıcını göğsüne hamayil etti. Cevelân ederek askerin saflarına geldi. Atlıları tertipledi.

Sağ kanada Zuheyr bin Mücella’yı koydu. Sol kanada Habib bin Mezahir’ i getirdi. Fetih ayeti yazılı sancağı Abbas bin Ali Murtaza’ ya emanet etti. Kendisi, İmam gibi, müminlerin ortasında, kalbinde yer aldı. Şehit olmayı bekledi.

O gün inziva sarayının gelini(güneşi), dünyanın matem tutan ufkuna yüzü saçı perişan olarak çıktı. Boyu eğri bu gökyüzü ihtiyarı, yas yolunu tutup gecenin mavi elbisesinin eteğini yırttı. Parlak yıldız kızları Nübüvvet Harem sarayının felakete uğrayan kadınlarına bakamayıp utangaçlık perdesinin ardına gizlenmişlerdi! Seher yelleri ise, şehitler için durmadan ahlar çekip dünyaya kederler saçtı. Cennet bekçisi Rıdvan, Kerbela şehitlerinin ruhları misafir geliyor diye, cennet bahçelerini süsledi. Huriler de iştiyak içinde gözlerini açıp:

-Zehra’nın göz nuru geliyor! Dediler…

 Gün çıktı gök kubbeye, Peygamber evladının
 Gönül gamı şimşeği ona vurdu taze dağ,
 Ya mazlumlar halini gördü de ışık saldı,
 Arzın yüzü sarardı, dertlenip yer yer, dağ dağ. 

Rivayettir ki, iki taraftan cenk safları sıralanınca, Hak ile batıl ve küfür ile iman yerli yerini bulunca Kerbela Sultanı Hazreti Hüseyin, asker saflarının arasından çıktı. O bedbahtların, saadetsizlerin karşısında durdu. Korkmadan, ürkmeden, sapasağlam durarak şu beyti okudu:

 Allah’ın Resulünün,
 Biliniz, oğluyum ben,
 O Temizlik Elçisi,
 Haşim sülalesinden.
 Övsem kendimi eğer,
 Bu övüş bana yeter. 

Sonra dedi ki:

-Ey merhametsiz kavim! Başımdaki sarık, belimdeki kılıç, sırtımdaki zırh, altımdaki at Hz. Resulullah’ındır. Ben Resul sancağının varisiyim. Zehra Betül’ün gözünün nuruyum. Hiçbir zaman yalan ve boş yere söz söyleyip ayak diremedim. Allah’a ve Resul’e aykırı yol tutmadım. Medine’de Resulullah’ın ravzasının yakınında iken beni orada ve karımla bırakmadınız. Mekke’de kanaat köşesine çekilmemi reva görmediniz. Bana mektuplar ve elçiler gönderdiniz. Üzerime hüccetler yolladınız. Beni bu diyara getiren sizlersiniz. Bu fitneyi türlü sebeplerle kışkırtıp bu raddeye getirdiniz. Ey Enes oğlu Sinan ve ey Şimr Zülcevşen! Bu ne sahtekârlıktır! Ama hilenin yapısı sağlam değildir. Hilenin eseri yaşamaz.

O cemaat toptan inkârda bulundular. Hazreti İmam, onların mektuplarını gösterdi. Onlara bunu ispatladıktan sonra o mektupları ateşe verip yaktırdı.

En sonunda Ömer bin Sad onun karşısına gelip:

-Ey Hüseyin! Dedi. Bu hikâyeler bir sonuç vermez. Ya Yezid’in biatini kabul edersin, ya da hayattan ayrılmak gerektir.

Ömer, bu sözleri söyleyip bir yaralayıcı oku eline aldı:

-Ey Kufe halkı! Bilin ve Ubeydullah Ziyad’ın önünde şahit olun ki, Hüseyin’le savaşa başlayan ben oldum! Dedi.

Ve oku Hz. Hüseyin’in tarafına fırlattı. Hz. Hüseyin mübarek sakalını sıvazladı:

-Ey kavim, Allah’ın gazabı Yahudilere : “Üzeyir, Allah’ın oğludur” dedikleri zaman şiddet buldu. Nasara kavmine Allah’ın kahrı: “Mesih, Allah’ın oğludur!” dedikleri gün indi. Siz de Al-i Resul’ e kastettiğiniz için Allah’ın sillesi size erişmektedir. Sizin vücudunuzdaki her kıl, ucu keskin bir hançer olsa da:

“Sabret, senin sabrın ancak Allah’ın yardımı iledir.” (Nahl 127) buyruğundan dışarı çıkamam. Ve her biriniz beni öldürmek için kin besleyen bir asker olsanız:

-Hiç şüphesiz Allah, sabredenleri sever! Mertebesini terk etmem! Dedi.

Rivayet edilir ki: Yezid’in askerleri İbni Sad’ın direndiğini görünce ona uydular. Hz. İmam’ı öyle ok yağmuruna tuttular ki, güneş ışıkları görünmez oldu. Hz. İmam, o hücumda askerinin saflarına döndü, ashabına ve yakınlarına:

-Ey vefalı dostlar! Dedi. Ey canlarını feda edenler! Kavgaya hazır olun ve savaş araçlarını hazırlayın ki, bu dem kan dökülecek demidir.

İmam Hüseyin’in vefalı yarenleri birer birer şehit düştüler artık Ehl-i Beyt’in erkeklerinden başka kimse kalmadı. Artık saadet ağacının dalları birer birer derilecekti.

Hasan Müçteba oğlu Kasım’ın Şehadeti

Hz. Kasım ve İmam Hüseyin’in Temsili Resmi

İmam Hasan oğlu Kasım, İmam Hüseyin’in yanına gelip:

-Ey sevgili amca! Ey yüksek mertebeli hükümdar! Bu fitne fücur sahiplerinden intikam almak için bana izin ver! Süngümün dili ve dilin süngüsü ile bu doğru yoldan şaşmış saldırganların cevabını vereyim, meydana çıkayım. O yiğidin ortaya atılacağını düşünen Peygamberlik hareminin kadınları, ellerini eteklerine vura vura ağlayıp hıçkırdılar:

-Ey fazilet baharının güldestesi! Senden Hasan Müçteba ’nın güzelliğinin kokusu gelir. Ayrılığına tahammül edemeyiz! Dediler.

Bir taraftan da Hz. Hüseyin, onun meydana yüz tutan yolunu kesti:

-Ey seyitlik divanının güneşi! Sevgili kardeşimin adı, seninle canlanır. Hiçbir kimse senin yerini tutamaz.

            Rivayet edilir ki Hz. Kasım ortaya çıkmaya hiçbir suretle izin alamadığından çok üzüntü içindeydi. Hz. Hasan’ın ölümlü dünyadan ayrılırken bir sığıntı yazıp mübarek pazusuna bağladığı ve kendisine vasiyet ettiği hatırına geldi. Vasiyet şöyleydi:

-Kasım! Üzüldüğün, zorluğa düştüğün zaman bu sığıntıyı açıp oku, onun buyruğu ile hareket et!

Kasım’ın iç sıkıntısı kendisini o sığıntıyı okumaya zorladı. Tenha bir yerde açtı, okudu, şu vasiyeti gördü: “Ey Kasım! Sana vasiyetim şudur: Hz. Hüseyin Kerbela çölünde belaya uğrayınca sakın onun yolunda canını vermekten çekinme. Ve hiçbir bahane ile bu yolu bırakmaya kalkma. Canını ver, saadet bul. Ömrün lezzeti seni Hak’tan ayırmasın. Kendini şehitlik yolunda ikbale ereceklerden kıl.”

Kasım o vasiyeti İmam Hüseyin’ gösterdi. İmam Hüseyin abisi İmam Hasan’ın da bir vasiyeti olduğunu söyledi ve onu hareme götürdü. Kadınlara nişanlısı olan kızı getirmesini istedi. Orada onların nikâhını kıydı.

Düşman askeri naralar atıyor “Karşımıza çıkacak dövüşçü yok mu?“ diyorlardı. Kasım savaş meydanına doğru atını sürdü. Ehl- i Beyt’in kadınları daha gencecik Kasım’ın savaş meydanına gitmesini görüp gözyaşı döktüler, feryatları göklere ulaştı.

Kasım düşman askerinin üzerine yürüdü. Karşısına gelen haramzadeleri öldürdü. Asker denizine kendisini attı. Merkezde duran Sa’d oğlu Ömer’e karşı durdu. Yüksek sesle bir nara savurdu:

-Ey zaman okunun cefacısı! Bunca müminleri şehit ettin. Bu işten pişmanlık duymanın vakti gelmedi mi?

Sa’d oğlu Ömer:

-Ey asil oğul, senin de bu isyanı bırakıp Yezit’in biatini kabul etmenin vakti gelmedi mi?

Kasım:

-Ey haydut! Fırat ırmağının suyu bütün yaratıklara mübah iken o suyu Resul evladından esirgemek asıl isyandır. Acaba Kıyamet sahrasının susuzluğu hatırınıza gelmez mi? Ve verilen vaatler, söylenen onca sözler, taş kalbinizin köşesinde bir iz bırakmaz mı?

Daha sonra Sa’d oğlu Ömer askerine Kasım’ı tanıttı. Onun İmam Hasan’ın oğlu olduğunu cesaretin ona miras kaldığını söyledi. Tek tek savaşa güç bulamayacaklarını söyledi. Yapılacak olan bütün askerle birlikte hücum etmek olduğu söylendi. Düşman askerleri birden Kasım’a doğru hücum ettiler. Kasım bu hücumdan korkmadı. Bir hücumla o topluluğu dağıttı. O zaman Sa’d oğlu Ömer Şam askerinin komutanı Ezrak-ı Şami’ye haykırıp Kasım’ın karşısına çıkmasını istedi.  

Ezrak-ı Şami:

-Ey İbni Sa’d! Beni Arap topluluğu bin kavgacı ile eş tutar. Bu çocukla karşı karşıya durup namusumu kıramam ben! Dedi.

Ezrak-ı Şami kendi çıkmak yerine dört oğlunu savaş meydanına yolladı. Kasım her birini bir vuruşta düşürüp “ Savaşçı istiyorum” diyordu. Bu hale kızan Ezrak-ı Şami meydana at sürdü. Bu durumu gören İmam Hüseyin Ezrak-ı Şami’yi görünce Kasım için irkildi. Zira Ezrak-ı Şami iyi bir savaşçı idi.

Ezrak-ı hamleler yapıyor Kasım savuşturuyordu. Kasım en sonunda Ezrak-ı Şami ’ye bir darbe indirdi ve kılıcı ile boynuna bir darbe vurdu. Ezrak- Şami’ nin başını aldı ve İmam Hüseyin’e göstererek sanki şöyle söyledi:

 Ey ikbal atının üzengisi din zirvesinin hilali olan sen,
 Bineğinin nal süsü yakin erbabının mihrabıdır!
 Şeriate uymaktır fermanına bağlanmak.
 Müminler emiri, seni bilmek, imanın aslıdır! 

Hz. İmam o mazluma şehadet şerbetini müjdeledi:

-Ey Kasım! Hareme var. Ehl-i Beyt ile vedalaşmanı tazele. Onları bir kere daha görmek saadeti bir ganimettir.

Kasım Ehl-i Beyt’e doğru ilerledi vedalaştı. Gözyaşları ve ağıtlar gökyüzüne vardı. Kasım savaş meydanına tekrar atıldı. Düşman askerinin ortasına doğru atını sürdü. Yaya askerler onun merkeze ilerlemesini engellerken o da onlarla çarpışıyordu. O sıra da Nahl oğlu Şiys mel’unu, onun mübarek omzuna bir mızrak darbesi indirdi. Kasım atından düştü. Birçok yerinden yaralanmıştı. Gittikçe güçten düşüyordu. Birden bir nara savurarak:

-Ey amca! Beni bul! Diye haykırdı.

Hz. İmam bu sesten çok üzüldü. Savaş atını hemen meydana sürdü. Safları dağıttı. Bir de ne görsün: O izzet bahçelerinin yiğidi toz ve kanlara bulanmıştı. Refia oğlu Şiys başını bedeninden ayırmak istiyordu. İmam bir vuruşta o melunu öldürdü. Kasım’ı çadırlara götürdüler. Kasım’ın başına toplandılar. Hıçkırıklar ve ağlamalar baş gösterdi. Onların bu acıklı sesi ile Kasım şehla gözlerini bir kere açtı, gül gibi gülümsedi. Ve cennet bahçelerine uçup gitti.

 Gül bahçesinin bülbülü düştü yanağı al kan oldu
 Toprağa yıkılınca dünya gözünde dar oldu

 Ne yazık ki Kasım damadı yere yıktılar
 Sanki sancak binasının varlığını yıktılar

 Görünüşte dünyaya deprem düştü
 Aslında belki de İslam binasını yıktılar

 Vefa bahçesinde dert rüzgârının esmesi ile
 Bir yeni bülbül gibi damadı yıktılar 

Ali Murtaza oğlu Abbas’ın Şehadeti

Hz. Celal Abbas’ın Temsili Resmi

Bundan sonra şehadet şerbetinin son yudumunu içme nöbeti Ali oğlu Abbas’a erişti. O, askerin sancaktarı, muzaffer askerin başbuğu idi. O, fani hayatın dar yerinin, vefa topluluğu askerine sıkıntı verdiğini ve onların Kerbela sultanından bir bir izin alıp mihnet baskısından ferahlık fezasına gittiklerini gördü. Ordunun sancağını toprağa sapladı.  Kerbela sultanının üzengilerine yüz sürdü.

Şu niyazda bulundu:

-Ey sabır ve tahammül gemisinin demiri! Ey tevekkül Kaf’ının Anka kuşu! Benim de yüce âlemin bayrak yükselteni olmamın vakti yaklaştı. Ah çeken sancağı yükseltip ahiret âlemine gitmem gerek.

Hz. Hüseyin ağlayarak:

-Ey Abbas! Sen İslam ordusunun sancaktarısın. Bu anda askerin fanilik çölünden Beka ülkesine göç etti. Sana da o diyara bayrak çekmek münasip düştü.  Ama sana nasihatim şudur: Meydana girince bu zalimlere hücceti yenileme yolunda nasihat ver.

Ali oğlu Abbas bu sözleri kabul etti, meydana yürüdü. Türlü oyunlarla düşmana marifetler gösterdi ve dedi ki:

 Benim o serdar Abbas, düşmanı yakan yıkan,
 Mustafa’ya uyan ben!
 Müminlerin emiri Haydar’ın sevgilisi,
 Eğer denize düşse ateş saçan kılıcımın gölgesi,
 Işığından her damla birer kıvılcım olur.
 Azmimin sancağı da
 Kandilinden ışıklar saçsa eğer toprağa,
 Işığından toprakta her zerre bir yıldız olur. 

Adını, kimliğin böyle bildirdikten sonra yüksek sesle:

-Ey Kavim! Ey mürüvvetsiz millet! Eğer nasihat kabul etmiyorsanız, ben İmam Ali oğlu Hüseyin’den haber getiren bir elçiyim. Eğer aykırı yol tutarsanız, ben de sizinle vuruşurum!

O inatçı ve eğri yoldan şaşmazlar, cevap verdiler:

-Haberin nedir, ey Abbas?

Ali oğlu Abbas:

-Ey vefasızlar! Kerbela sultanı, yani Hz. Mustafa’nın canı, Ali Murtaza’nın gözünün nuru ve Zehra’nın ciğer köşesi buyuruyor ki: Onun vefalı dostlarının hepsini öldürdünüz. Bu olan biten hallerden pişman olup bu susuzluk ateşinden ıstırap çeken kadınlara ve çocuklara bir yudum su verini ki, başlarını alıp Anadolu’ya, Hint diyarına veya Çin’e gitsinler. Arap yarımadasını ve Hicaz ülkesini size teslim edeyim. Sizinle kıyamete kadar savaş yapmayayım. Bunu şart koyayım.

Askerin arasında kargaşa meydana geldi. Askerin başındaki Şimr Zilcevşen melunu ve Şiys bin Rebia, Hacerü’l Ahcar fitneden ürkerek askere fırsat vermediler. Hz. Ali oğlu Abbas’a karşı çıktılar:

-Ey Abbas! Eğer yeryüzü baştanbaşa taşkın sularla dolsa, onu orada durdurmak elimizde olsa Yezit’e biat etmeyince Hz. İmam Hüseyin ve yanındakilere bir damla su verilmesine imkân yoktur!

Ali oğlu Abbas, o kişilerden ümidini kesti. Geri döndü. Olanı biteni İmam Hüseyin’e söyledi. Ansızın Ehl-i Beyt çocuklarından:

-Susadık, susadık! Feryadı mübarek kulaklarına geldi.

Bir iki kırba ve tulum alıp kendinde olmadan sel gibi Fırat kıyısı boyunca koştu. Fırat’ı bekleyen dört bin namert, Hz. Abbas’ı görünce yaya-atlı üzerine hücum ettiler. Ok yağmuru yağdırdılar. O mehabet koruluğunun aslanı, o köpeklerden korkmadı. Onlara hücum etti. Hepsini dağıttı. Fırat’a girdi. Ama kendisine fırsat verilmedi. Atlı yaya ona hücum ettiler. Ok yağmuru yağdırdılar. O şecaat denizinin timsahı, Fırat’tan çıktı. Yine o asiler denizinde Musa’nın asası gibi yarıklar açtı. Yine Fırat’a döndü. Atını sulayıp kendisi de biraz su içmek istedi. Yine Ehl-i Beyt’in dudağı kurumuş, yüreği yanmışları aklına geldi. Onlardan önce susuzluğunu gidermeye gönlü razı olmadı. Bir içim su içmeden elindeki kapları doldurdu ve şu şiiri okudu:

 Ey nefis, Hüseyin’den sonra zelil olasın
 Ondan sonra olmamalı, yaşamamalısın
 Hüseyin şuracıkta ölümle yüz yüzeyken
 Serin suyu sen mi yudumlayacaksın?
 Ant olsun ki bu, benim dinimde yoktur! 

 Sudan çıktı. Fakat bedbaht düşmanlar çevresini sardılar ve onu ok yağmuruna tuttular. Savaş sırasında Ezrak oğlu Nevfel, o haramzade, o mel’un, kocaman bir kılıcı ona indirdi. O mübareğin sağ kolunu mübarek vücudundan ayırdı ve Hz. Abbas şu şiiri okudu:

 Sağ kolumu kesseniz de vallahi
 Sonsuza dek savunurum dinimi
 Ve savunurum yakinen inandığım İmam’ı
 Tertemiz ve emin olan Peygamber’in neslini 

Hz. Abbas o su tulumunu elinden bırakmadı. Sol eline alıp yürüdü. Bir haramzade fırsat buldu. Bir hançerle o da sol kolunu düşürdü ve Hz. Abbas şu şiiri okudu:

 Ey nefis, korkmayasın küffardan
 Müjdele beni Cabbar’ın rahmetiyle
 Ve seçkin Peygamber’in yanında olmakla
 Hileyle sol kolumu kesti zalimler
 O halde ey Rabbim, kızgın ateşe ulaştır onları! 

Fakat ansızın bir haram yemişin biri geldi, ciğer delen bir okla o tulumu deldi, içindeki suyu mazlumların gözyaşı ve şehitler kanı gibi toprağa döktü. Abbas o halde perişan oldu. Ateş dolu sinesinden ciğer yakan bir ah çekti:

-Ya Rabbi, dedi, bu ne haldir ki, bir damla su Ehl-i Beyt’e nasip olmaz! Dedi.

Gaipten bir nida geldi:

-Ey mazlum! Ahiret derecelerini ele geçirmenin kolayı yoktur. Cefa çekmeden din yolunda hiçbir kimse dilediği menzile varamaz.

Abbas o iki tehlikeli yara atından düştü. Kardeşi İmam Hüseyin’e seslendi:

-Kardeşim, kardeşim, beni bul! Diye seslendi.

Mazlum Hüseyin bu avazı işitince:

-Şimdi belim kırıldı! Diye inledi.

Öyle ciğer yakıcı bir ah çekti ki, Kerbela toprakları sarsıldı. Hz. Abbas aldığı yaralarından dolayı şehit düştü.

 Susuzlara su getirirken atından düştü Abbas
 Çadıra yüz çevirip sesledi dedi ey kardeş

 Ey vefalı dost gücüm kalmadı gelem sensiz
 Gonca gül benzeri gönlüm kan doldu sensiz
 
Yüz bin atlı etrafımı sarmıştır ben yalnızım
 Sineme ok kılıç vuruyorlar yalnızım sensiz

 Susuzlara su vermek için Fırat’a gittim
 Kendim su içmedim ey susuz sultanım sensiz

 Kolum tuttukça sancağı yere asla koymadım
 Bu millet bil bana acımadılar sensiz

 Gücüm yoktur vücudumu ayaklar altında ezerler
 Kufe milleti beni aldılar araya sensiz
 
Ecel gelmiş gözüme son olmasını beklerim
 Gözlerim yolunda kaldı çıkmadı bu can sensiz

 İki kolunu açıp beni kucaklamadan
 Kıyamete kadar durmaz ağlarım sensiz
 
Uygun olmaz kuru yerlerde ömrümün sonunda
 Kalbi kederli olup ağlayıp sızlayayım sensiz 

Böylece bütün soy, dostlar ve akraba şehadet balını içip Beka âlemine göçünce son damla şerbeti içmek sırası Hz. İmam’a ve evladına gelmiş bulunuyordu. Zulüm ateşinin ciğer yakan şiddeti ve hiddeti kâinata tesir etti. Gökler, güneşin pençesini zamanın eteğine vurdu.

Hz. Hüseyin’in, o Beka ülkesinin efendisinin üç oğlu vardı. Biri Ali Ekber (büyük Ali), biri Ali Evsat (orta Ali) ki kendisi dördüncü İmam Zeynel Abidin’dir, üçüncü de Ali Asgar (küçük Ali) idi ona Abdullah da derlerdi. Hz. Hüseyin onun ismi ile künyelenmişti (Ebu Abdullah yani Abdullah’ın Babası).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir