Mah-ı Muharrem | Kerbela’dan Dersler – 7
Mah-ı Muharrem | Kerbela’dan Dersler – 7 yazımızda Kerbela sahrasında İmam Hüseyin ile Ömer b. Saad arasında geçen mektuplaşmaya değindik.
Biz bela meydanına canımızı adadık, İster sen gel bu meydana ister başkası gelsin. Zulüm ehli içinde sana layık mıdır ki: “Allah Resulünün evlat katili” densin?
Ey gam ve bela çölünün ortasında kalan iyiliklerin ve güzelliklerin padişahı! Kanlarınızı dökmek için bu kadar çaba nedendir? Kime bir kötülük yaptınız, kime bir zarar verdiniz ki? Hakk’ın sözlerinden, adaletten, iyilikten başka dilinizden ne çıktı! Hangi elinle birine zarar verdin! Hâlbuki göklerde sana gölge olmak isteyen kuşları, düşmanlarına kubbe olmaktan utanan semayı, senin kanını dökmek isteyenlere zemin olmaktan kendine öfkelenen yeryüzünü, senin güzel ve nurlu çehreni yaktığından dolayı adeta kendini parçalayacak olan güneşi görmüyor, duymuyor, kavrayamıyorlar mı? Bu nasıl bir körlük ki Peygamberin yüceliğini ve Allah katındaki derecesini sürekli bildirdiği torunu Hüseyin’e karşı toplanmış, O’na fenalık yapmak istiyorlar? Resulullah’ın şu buyruğunu ne çabuk unuttular:
“Her kim benim gibi yaşamak, ölümüm gibi ölmek ve Allah’ın bana vadettiği cennete girmek istiyorsa, benden sonra Ali’yi kendine veli edinsin, dostunu dost edinsin ve benden sonraki İmamlara uysun. Onlar benim toprağımdan yaratılmış, ilim ve düşünceden rızıklanmış ailemdirler. Ümmetimden onların üstünlüklerini inkâr edenlere ve akrabalık bağımı onlar hakkında gözetmeyenlere yazıklar olsun ve Allah benim şefaatimi onlara nasip etmesin.”
Ya şu sözünü:
“Allah bu gece bana Kevser’i bağışladı; uzunluğu altı yüz yıllık bir mesafe, genişliği ise doğu ve batının genişliği kadardır. Benden önce kimse ondan içemez. Bana verdiği ahdi bozarak sözünde durmayanlar, itretimi korkutan ve Ehlibeytimi öldürenler Kevser havuzunun suyundan asla içemezler.”
Ali ve evlatlarının faziletleri o kadar büyüktür ki, Peygamberin sahabeleri anlatıyor:
“Bir gün Rasulullah’ın önünde oturuyordum. Önünde de Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin vardı. O sırada Cebrail geldi, elinde bir elma vardı. Elmayla Peygamber’i selamladı, Hz. Peygamber de onu selamladı. Ali b. Ebu Talib’i elmayla selamladı, Ali elmayı selamladı, öptü ve Resulullah’a geri verdi. Resulullah elmayı selamlayarak aldı. Hasan’ı selamladı, Hasan elmayı selamladı, öptü ve Resulullah’a geri verdi. Resulullah selamlayarak aldı. Onunla Hüseyin’i selamladı, Hüseyin elmayı selamladı, öptü ve Resulullah’a geri verdi. Resulullah selamlayarak aldı. Fatıma’yı selamladı, Fatıma elmayı selamladı, öptü ve Resulullah’a geri verdi. Resulullah onu dördüncü kez selamlayarak aldı. Bir daha Ali b. Ebu Talib’e uzatıp selamlamasını istedi, Ali onu selamladı. Tam geri vermek isterken parmaklarının arasından yere düşüp iki parçaya yarıldı. İçinden bütün gökyüzünü kaplayan bir nur yayıldı. Üzerinde iki satır yazı gördüler, şöyle yazıyordu: ‘Bismillahirrahmanirrahim, Yüce Allah’tan Muhammed Mustafa, Aliyyu’l Murtaza, Fatımatu’z Zehra’ya ve Rasulullah’ın torunları Hasan ve Hüseyin’e selam olsun. Onları sevenler de kıyamet gününde, cehennemden emin olsun.”
Bizlerde ki elmanın kurban kabul edilmesinin elmanın değerli olmasının sebeplerinden biri bu hadistir.
Dün ki muhabbetimize kaldığımız yerden devam edelim.
Ömer bin Sad’ın Mektubu
Ömer bin Sad Kerbelâ’ya varınca, hiç vakit geçirmeden, Hz. Hüseyin’e edepsizce bir mektup yolladı. Bu mektup içinde:
-Ey Hüseyin! Bu diyara gelmenden muradın nedir? Diye sordu.
Hz. İmam Hüseyin şu cevabı verdi:
- Benim burada bulunmamın sebebi, sizin mektuplarınız ve bana duyduğunuz özlem oldu. Gerçek şudur ki, ben bu tarafa sizin iyiliğiniz için yönelmişim. Sizi yanlış yolun darlığından kurtarıp kurtuluşunuza kılavuz olacaktım. Ama yetenek cevherinizde doğru yolu kabul edecek eser yok. Müslim Akil’e o cefaları reva gördüğünüzü öğrendim. Dileğim budur ki, eğer bana engel olmazsanız Hicaz ülkesine döneceğim.
Sad oğlu Ömer, Ali oğlu Hüseyin’in savaş ve öldürmek için gelmediğini anlayınca bu cevaptan hoşlandı: “Belki de barış yolu ile fesadı ortadan kaldırmak mümkün olur ve Ali oğlu Hüseyin kendi diyarına döner de bu fırsat ortadan kalkar!” diye düşündü.
Hemen bu cevabı İbni Ziyad’a bildirdi. O da kendisine:
- Ey Kufe başkomutanı! Yezid’e biat etmesini Hüseyin’e bildir. Eğer kabul etmezse bana haber yolla. Fermanımı bekle! Diye cevap yazdı.
Sad oğlu Ömer o mektubunun yazılmasından İbni Ziyad’ın barışa razı olmadığını anladı. Mektubu Hz. Hüseyin’e gönderdi. İmam biati kabul etmedi. Ömer de olayı yeniden İbni Ziyad’a bildirdi. İbni Ziyad öfkelenerek Nemir oğlu Hasin ve Şiys bin Rebii ile Şemir bin Zilcevşen’i on bin asker ile gönderdi ve:
- Hüseyin’e Fırat suyundan içirmeyiniz. Asla biat edene kadar ona su vermeyiniz! Diye yazarak cevap gönderdi.
Fırat Suyu İmam Hüseyin ve Yarenlerine Kesiliyor
İbni Sad bu emre boyun eğerek Ömer bin Haccac’ı dört bin namertle Fırat’ın önünü kesmeleri için yolladı. Onlar da Fırat suyunu o fazilet deryası Hüseyin’den ayırdılar. Bu olay Muharrem ayının 7’nci gününde olmuştu. O gün Hz. İmam’ın askerinde susuzluk başladı. Peygamberlik ağacının dalları olan evlatlar, Risalet bahçesinin bergüzarları, susuzluktan perişan oldu. Ali oğlu Abbas elli kişi atlı ve yaya dövüşçü alarak Fırat’a doğru ilerledi. Ömer bin Haccac ile savaş edip üstün geldi. Yeteri kadar su getirip ordugâha yetiştirdi.
İkinci gece ise Hz. İmam Hüseyin, Sad oğlu Ömer’e:
- Eğer uygun görürseniz biraz görüşelim! diye haber yolladı.
O da bu teklifi kabul etti. Yanına aldığı bazı kimselerle geldi. Hz. İmam Hüseyin de Celal Abbas ve Ali Ekber ile onu karşıladı:
- Ey Sad oğlu Ömer! Baban İbni Vakkas, sana Ebu Süfyan oğullarına uyup Kevser ve Selsebil sularından halkı kandırıncaya kadar sulayan o yüce Zatın evladına akarsuları kapayıp hararetini söndürmelerine parlak kılıçlar havale etmeni mi vasiyet etti? Fısk ve fücur yoluna sapmayı, Peygamber hanedanını sevmekten üstün tutmayı mı öğüt verdi? Ey İbni Sad, dünyanın zevkine ve gururuna itibar olmaz. Zamanın vefasız güzeli kimseye vefa göstermez. Doğrusu sana ettiğim bu nasihatler bana verilmiş olan maruf/iyiliği emretmek ve münkerden/kötülükten seni sakındırmak vazifesinin bir gereğidir. Yoksa senin bana yardımcı olmana ihtiyacım yoktur.
Ömer bin Sad:
- Ey Allah Resulünün oğlu! Bütün buyurdukların haktır, doğrudur. Fakat öldürme işine ben başlamazsam İbni Ziyad’ın benim Kufe’deki yerimi yakıp yıkmasından korkarım.
Hz. İmam Hüseyin cevap verdi:
- Dünyadaki eve, konağa itibar olur mu ki? Ben senin ahiretteki makamına kefil olayım. Dünyada da sarayından daha güzelini Medine’de senin için ayırayım.
Ömer bin Sad:
- Benim Kufe’de topraklarım ve gelirim çoktur. Bunlar elimden alınır! dedi.
Hz. İmam Hüseyin:
- Benim de Hicaz’da topraklarım ve gelirim çoktur, onları sana vereyim! dedi.
Rivayet edilir ki, Hz. İmam Hüseyin büyük bir üzüntü içinde karargâhına döndü. Devrin büyük din adamlarından Hemedanlı Hasin oğlu Berir Hz. İmam’dan izin aldı. O da doğru yoldan sapmış olan Ömer’in ordugâhına gitti. Ondan izin bile almadan meclise girdi. Selamı vermeyip oturdu, Ömer bin Sad bu hale şaşıp kaldı:
- Ey aziz! Niye selam vermedin? diye sordu.
Berir:
- Selam Müslümanlara mahsustur! dedi.
Ömer bin Sad:
- Ben Müslüman değil miyim? diye sordu.
Berir:
- Hz. Peygamber bir hadiste şöyle buyurmaktadır: “Müslüman o kimsedir ki, Müslümanlar o kimsenin elinden ve dilinden selamet bulur, emin olurlar.” Sen ise Hazreti Resul evladına Fırat suyundan içmelerini yasakladın. Onlarla savaş yapmak istiyorsun. Bu takdirde senin Müslümanlığına hükmolunur mu? dedi.
Ömer bin Sad:
- Ben de Peygamber evladı ile harp edenin elim cezaya düşeceğini ve cehennem azabına uğrayacağını bilirim. Ama Rey ve Taberistan hükümetini bırakamam! Diye cevap verdi.
Berir o bahtsızdan ümidini kesip meclisten çıkıp gitti.
Rivayet edilmiştir ki, lanetlik Şemir Zülcevşen, bu hali öğrendiği zaman Kufe’ye gitti. İbni Ziyad’a:
- Hüseyin’le Ömer bin Sad arasında buluşmalar oluyor. Geceleri meclis kuruyorlar. Ne hazırlıkları var, bilmiyorum! dedi.
İbni Ziyad’ın Ömer bin Sad’a Mektubu
İbni Ziyad’ın bu haberle kızgınlığı çok arttı. Ömer bin Sad’a bir mektup yazıp dedi ki:
- Ben seni muharebe için göndermiştim. Sohbet yapmak için değil. Sen bu güç işin altından kalkamayacaksın. Taberistan ve Rey valiliği fermanını Şemir bin Zilcevşen’in eline teslim et!”
Sad, bu emri alınca, o alçak adam, bu mektuptan son derece üzüldü. O zalimin yaktığı fesat ateşi İbni Ziyad’ın bu sözleriyle daha çok kaynadı. Ve hızlıca savaş hazırlıklarına başladı.
Yeter Ümmü Habibe! Artık kan oldu yürek. Dediğin Zeynep’im ama evimi yıktı felek. Gülşenim oldu hazan, güllerim hepsi soldu Mustafa güllerinden kalan, Zeynel Abidin oldu Esti bad- ı hazan gülzarı dine, Budak ağlar, bülbül ağlar, gül ağlar. Soldu Zehra gülistanı çemende Süsen ağlar, çimen ağlar, sümbül ağlar. Görünce çöllerde, Hüseyni yalnız, Sahib-i Zülfikar, Düldül ağlar. Söndü ocağı evlad-ı Ehlibeyt’in Kevn-u mekan, Seyyid-i Resül ağlar. Hüseyin’in ciğeri yandı susuzlukdan, Fırat ağlar, Dicle ağlar, Nil ağlar! Kavruldu çöllerde, yetimi Hüseyin, Rüzgâr ağlar, güneş ağlar, çöl ağlar!
Selamullah ala İmam Hüseyin. Evladı İmam Hüseyin Lütfuna muhtacız eyle ihsan, ya Hüseyin. Derdimize senden derman eyle derman… ya Hüseyin. Gayriye muhtaç eyleme sevenlerini el-aman. Sen medet kıl bizlere her vakit ya Hüseyin. Sed hezaran lanet olsun ol sapıtmış güruha. Ahd-ı bozup şehit kıldılar onlar seni ya Hüseyin İsmi pakın aşkı için zikredeni koyma zülmette hergiz. Bermurad et dide-i giryan ile ağlayanı ya Hüseyin.